26 Ekim 2013 Cumartesi

Feminist Arketipik Psikoloji

Feminist arketipik psikoloji, görsel sanatlar, şiir, öyküler, müzik ve çocuk yetiştime yoluyla kadınların hayatlarının hatırlanması ve hakkında düşünülmesinin sessiz etkisinin yaşamın her alanına sokulmasıyla oluşuyor. Arketiplerin yaşamın bütün olarak tanımlanmasına yardımcı olduğunu biliyoruz; ölüm ve acı yerine yaşam ve barışı anlatan hikayeler gibi. Arketip ve simgelerin tek bir kelime edilmeden ya da yazılmadan bilmeyi ve anlamayı sağlama özelliği var. Yinelenen bütün öykülerin sergilediği arketipler ve bunların bilinçli ve bilinçsiz yaşamları vardır. Arketiplerin meraka değer özelliği bazen normal, bazen anormal şekilde bir anlamı harekete geçirebilmeleridir (Danica Anderson, 2001, Louis Lagana ile özel mektuplaşma). Büyük Ana Tanrıça arketipi Batı dünyasında tarih öncesinden Hint-Avrupa işgallerine ve bugüne dek hep önemli bir yer tutmuştur ama bu arketip son 5000 yıldır bastırılmıştır - bazı yazarların savunduğu gibi Victoria dönemine kadar sürecek üç yüzyıllık cadı avında doruğa çıkacak Judeo-Hristiyanlığın tanrıça karşıtı görüşü tarafından.

Büyük Ana Tanrıçanın insani ilahi yönleriyle temsil edildiği ve aynı zamanda Dünya gezegenini - doğurganlık, doğa ve bereket - sembolize ettiğinde hemfikiriz. Dünyanın ne hale geldiğine baktığımız ve çevrecilerin ekosistemimiz için neden bu kadar endişelendiklerini düşündüğümüzde, Dünyanın ekolojik olarak bastırıldığını çabucak anlarız. Öte yandan, kadim zamanlardan günümüze kadınların çok uzun bir süre - kimi ülkelerde hala - baskı altında yaşadıklarını da görürüz. Bütün bunlar Büyük Ana Tanrıça'nın yeniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu yeniden doğuş dişil yönlerin bastırılmasından ve hapsedilmesinden kaynaklanıyor. Orta Çağda dokuz milyon kadının cadı diye öldürülmesi ve Afganistan, Bosna, Ermenistan ve Afrika'da kadınların kitlesel kıyımı kutsal dişiliği suyüzüne itiyor. Geçmiş, gelecekle ilgili beklentilerin bugüne taşınmasıyla örülüyor (Anderson, 2001)

Psikolojinin temel kuralı burada da işliyor: bastırılan mutlaka bir şekilde çıkar. Ana Tanrıça'ya olan bu ilgiyi dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen seminer ve konferanslarda, konu hakkında yazılan yüzlerce kitap ve dergide, internet sayfalarında ve antik sitelere düzenlenen organize turlarda (kadınlar için özel hac) gözlemlemek mümkün. Goddessing Regenerated gazetesi editörü Willow La Monte de benzer görüşte:

Asya ve Afrika'nın bazı kısımlarında doğa ve tanrıça geleneklerini halen sürdüren ilkel kültürler mevcut. Topluluğun tümüne hitap eden spiritüelliğin temel formu daima doğanın döngüleri şeklinde.

Ayrıca La Monte, obezliğin neolitik hayatın belirgin bir yönü olduğu fikrinde ve bunun dönemin kültürel simgesi olduğunu düşünüyor:

Çağdaş Batı kültürü kadın imgeleri konusunda kısır. Model ve aktrislerimizin tek bir vücut tipi var gibi. Modern ikonografide, televizyonde ve medyada kadınların güzel yaşlandığını görmeyiz. Halbuki eski tanrıça kültüründe yaşlanma dönemi hayatın döngüsünün tıpkı gençlik gibi bir parçasıdır. Vücut tipleri de günümüzle kıyaslandığında çeşitlilik gösterir.

La Monte, çağdaş toplumda kadının obezliğe yüklenen simgesel anlamı yitirdiği görüşünde. Bunu kadın kavramının eski zamanlara göre farklı olduğunu savunan baskın ideolojiye bilinçsiz bir direniş olarak değerlendirmek mümkün. Kadın doğaya daha yakındı ve bu yüzden tarih öncesi ikonografide dişi tanrıçalar doğurganlık ve bereketin tüm yönleriyle tasvir edilirdi.

Bugün, Büyük Ana Tanrıçanın neden bilincimize geri döndüğünü anlayabiliyoruz. Sonuçsa çok çeşitli formlarda gelen ilham. Bu keşif dünya yüzeyindeki birçok sanatçı tarafından görsel ve yazılı sanatlarda hissedilebiliyor. Neolitik tanrıça imgeleri kadın erkek tüm sanatçılar için cazibe merkezi olmuş durumda. Neolitik sembolizmi temel alan, adeta olağanüstü bir yaratıcılık sağanağı var. Giderek daha fazla kadın bu imgelerle muhatap oluyor ve sanatçı sanki otacı ya da şamanın yerine geçmiş, onun rolünde; bize evrenin canlı, bilinçli ve spiritüel güçle dolu olduğunu söylüyor. İlham verici olduğu kadar güçlendirici de.

Görüldüğü üzere büyük tanrıçalar arketipik dişil sembolizmin en ilkel dışavurumları; anaerkil sembolizmi kıyas kabul etmeyecek formda temsil ediyorlar. Büyük tanrıçaların pozitif ve negatif olmak üzere dönüşümlü öğeleri var. Doğanın güçlerinin ve bilinçdışının simgeleri olarak tanrıçalar hem doğurganlığı hem cinselliği, hem yaşamı hem de ölümü temsil ediyorlar - dişi zıtları içeriyor, ve dünya yaşıyor çünkü yeryüzü cennete, gece gündüze, ölüm yaşama bağlanıyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca şeylerin bu birbirine karışmayan birliği içinde yaşadı (Veen, 1992, 45).

Çağdaş insanda bu dişil arketipin doğuşu insanlarla yeryüzünü biraraya getiren bilinçliliğin gelişimini göstermekte. Ataerkil eğilimli kültürümüzün yaşadığı krizi dengelemeye çalışıyor. Feminizm kadın-erkek eşitliğini savunan siyasi bir hareket olarak yola çıkmıştı. Daha sonra, ilahi dişiliğin spiritüelliğin merkezi konumunda olduğu, Yeni Çağ hareketi dediğimiz Tanrıça hareketi doğdu.

Uzak geçmişte bir ana-tanrıça dininin varlığı arkeologlar arasında hala çok tartışmalı bir konu fakat mitologlar, sanatçılar, din araştırmacıları ve  psikologlar için oldukça inandırıcı bir araç. Bilerek ya da bilmeyerek, işlerindeki mesajı iletmek için ana arketipini kullanan çok sayıda sanatçı var.

Kaynak: Louis Lagana, Malta Üniversitesi