6 Aralık 2013 Cuma

Pazartesi Yer Yerinden Oynayacak

I am the Bavulman
Masasındaki evraklara bir kez daha baktı. Hepsinin köşeleri farklı renklerde ispirtolu kalemlerle işaretlenmişti. Yılların alışkanlığı işte; kimileri için tarih sırası, kimileri için alfabetik dizilim, bazıları için şekil ya da boy, onun içinse renk önemliydi, tasnif, tasnif, tasnif: yeşil, mavi, kırmızı, sarı... Ona boşuna Bavulman dememişlerdi. Gizli, can yakan belgeleri yayımlarken hep aynı taktiği izlerdi:

Önce sarı renklileri açıklardı; ve beklerdi... Sazanlar oltadaki yeme atlar, mal bulmuş mağribi gibi saldırır, biçimsiz dişleriyle hunharca ısırırlardı. İddiaları reddeder, inkâr eder, suçlarlardı. En keyifli an buydu işte; onların ağızlarından tükürük saça saça batmalarını izlemek.

Sarıyı, ki ona tokat derdi, yeşil izlerdi, bıçak darbesi. Önce tokatladığı hasmını, onu öldürmeyecek ama ciddi kan kaybettirecek şekilde deşmek. Bıçağı yiyen rakip öyle inlerdi ki ta Pensilvanya'dan duyulurdu hırıltılı sesi. İnkâr ve kabul. Toplardamardaki kesik kan kaybına yol açar, beyne giden oksijen azalır ve rakip tehdide başlardı. Yirmialtıdan kırküç yıla kadar hapis ha!

Isınan ve terleyen, abuk sabuk konuşan düşmana en çok mavi iyi gelirdi, yani soğuk su. En yüksek zirvelerden özenle toplanmış, buz gibi su şarrr diye boşalırdı başlarına. Ölümü kabullenme de bu aşama esnasında gerçekleşirdi, ama asıl öldürücü manevra kırmızı olurdu ki bunu pek sevmezdi. Birini öldürmek sapıkça gelirdi ona, intikam zayıflara göreydi. O yüzden genellikle kırmızıları sızdırırdı düşmanının düşmanına; karma, ilahi adalet, ya da her neyse.

Tekrar baktı mavi renkli evrağa. Bilgisayarın enter tuşu kaydetti ve yazı işlerine olan yolculuğuna başladı  tırnaklarından irin damlayan harflerden oluşan katar. Ve Bavulman kalktı, montunu giydi ve serin Aralık gecesine saldı kendisini. Pazartesi yer yerinden oynayacaktı.