Perde açılır, ışık herhangi bir noktaya (ama G noktasına değil) odaklanır:
-- Neydi o?
-- Ne neydi?
-- O uçan şey?
-- Uçak mı?
-- Hayır. Martı, uçurtma, Süpermen, Superman da değil.
-- Ne peki?
-- THY. Uçuyor. Vıjjjj...
-- Vay! Uçuşlarda F Hoca'nın aşnalı fişneli filmleri oynuyor.
Hostes:
Tehlike anında, üstünüzdeki kapak açılacak ve temiz, kar gibi beyaz bir don düşecektir. Donu...
Pilot:
Haydi gel aprona bir tur gidelim
Devemizi kesip bir güzel yiyelim.
Uçuş mühendisi:
Biber gazı, oleeyyy! Tanklar doldu kaptan.
Sıkıntılı müşteri:
Işınla beni Skati, bıktım bu hayattan!
Marka müdürü:
Bi akp’li fetrullah hocayi bir kizla bule halvet halde hasna fisneli capslese, sonra bi da sen vs biz de eglensek.
Ben:
İlköğretmenin kim senin? Kim öğretti Türkçe'yi.
Cümbür cemaat:
Aaa, Beee, Ceee!
psiko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psiko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Aralık 2013 Pazar
9 Aralık 2013 Pazartesi
1 Kasım 2013 Cuma
Ana Tanrıça Arketipi
Jungçu bakış açısından Tanrıça, insanın zihninde (psişe) işleyen arketipik bir imgedir ve ritüeller, mitoloji, sanat ve rüyalarda kendisini gösterir (Jung, Carl Gustav, 1959, Four Archetypes, Mother / Rebirth / Spirit / Trickster, Bollingen Series, Princeton University Press). Zihnin ana tanrıçayla ilgili ürettiği arketipik modeller hakkında ilk çalışan akademisyenlerden biri hiç kuşkusuz Jung'tur:
Jung'a göre ulu ana tanrıça her insanda bulunan ana arketipinin bir parçasıdır ve bu türün diğer arketipleri gibi farklı yanlarıyla kendini gösterir. Arketip aynı zamanda doğurganlık ve verimlilikle de bağıntılıdır. Jung ana arketipinin korumanın simgesi olduğunu ve fırın, yemek pişirme kapları, rahim, yoni benzeri içi boş nesnelerle ilişkili olduğunu savunur. Listede inek, kısrak, vb hayvanlar da bulunur.
Dolayısıyla, ana arketipi ana tanrıçayı daha iyi anlamamızı sağlar. İnsanın tanrıçalarla ilişkisi Willendorf Venüs'ünün ve Maltalı Şişman Kadın'ın ortaya çıkışından çok önceye gider. Bu uzun tarih zengin bir ritüel kitaplığına sahiptir ve modern birey ana tanrıçaya erişmek için kendine çok örnek bulabilir.
Jungçu analitik psikologlardan Erich Neumann Büyük Ana temasını uzun uzadıya inceleyenlerdendir. Konu hakkında yazdığı kitapta, insan aklındaki bu baskın (dominant) arketipi nasıl anlayacağımızı ayrıntılarıyla açıklar (The Great Mother, Bollingen Series, Princeton University Press, 1963). Önce genelde dişilik psikolojisini incelemiş, sonra Büyük Ana arketipinin yapısal öğelerini oluşturmuştur. Büyük Daire, küre, ana rahmi, vbnin, mitlerdeki yaradılış tasvirlerinde dünyanın bir nevi evrensel çanağı olduğunu gözlemlemiştir. Bu, ilk insanın varoluşunun tümünü içerir ve arketipik dişilik halini alır (1963, 42). Neumann, insan varoluşu için dişiliğin koruyucu olarak işlev gördüğünü söyler:
Neumann dişiliğin önemine dair daha fazla simgesel anlamlar vermeye devam eder. Kadını hayatın oluştuğu tas olarak tasvir eder. Onun vücudu, doğmamış çocuğun korunabileceği en güvenli sığınağa dönüşür. Vücudu herşeydir. İlk insanın bu beden-dünya denklemini, dişinin temel sembolik denklemi olan kadın=vücut=korunak ile bileştirirsek, insanlığının ilk dönemindeki evrensel sembolik formüle ulaşırız. Hem dünya, hem kadın hayat verir, dolayısıyla kutsaldır. Vücutları yeni yaşamı saklar. Dünya ve kadın yeni biyolojik yaşamın tek kaynaklarıdır. Kadın kutsaldır, vücudu da öyle. Bunlar yalnızca mit ya da tarihsel şeyler değil, günümüz insanının zihninde, ta derinlerde hala varlığını sürdüren psikolojik gerçeklerdir. Mircea Eliade kadın vücudunun kutsallığını daha da yukarı taşır:
Böylece kadın vücudu yaratıcılığın ve dönüşümün kutsal simyasal tası olarak kabul edilip yüceltilir. Kadın vücudu dünyanın kutsal metaforu olur. Lippard şöyle yazmıştır:
Dünyanın tarihöncesi tapınaklarının kadın şeklinde inşa edildiği hipotezini güçlendiren nedenler bunlardır.
Neumann tarafından sembolik şekilde ifade edilen dişi arketipi, yiyecek, barınak, hatta yaşamın kendisi için dünyaya tabi olan ilk insanın duygularını çok güzel açıklar. Çevrelerinde yaşamın kadın vücudunda meydana geldiğini gözlemişler ve dişiyi doğal olarak güçlü bir yaratıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden, çağlar boyunca atalarımızın büyük çoğunluğu ilahi ve güçlü Ana Tanrıça'ya tapmışlardır. O bütün yaşamın anası olarak onurlandırılmıştır. Neuman Büyük Ana Tanrıça savını, tanrıçanın arketipik birlik ve dişi doğanın çoğulluğunu temsil ettiği ve bugün bile modern kadın ve erkeğin psişik tarihini belirleyen ruhani gelişim kuramına doğru yürütmüştür. Psikolojik temelin yanısıra, savlarını ana tanrıça kavramını geliştiren arkeologların bulguları üzerine kurmuştur.
Karşılaştırmalı dinler alanına giren ana tanrıça kavramı çok çeşitli ana tanrıça türünü barındırır. Kavramın kendisi psikolojiyi doğrudan ilgilendirmez, çünkü bu formdaki bir ana tanrıça imgesiyle pratikte çok az karşılaşılır ve istisnai bir durumdur. Simgenin, ana arketipinin bir türevi olduğu açıktır.
Jung'a göre ulu ana tanrıça her insanda bulunan ana arketipinin bir parçasıdır ve bu türün diğer arketipleri gibi farklı yanlarıyla kendini gösterir. Arketip aynı zamanda doğurganlık ve verimlilikle de bağıntılıdır. Jung ana arketipinin korumanın simgesi olduğunu ve fırın, yemek pişirme kapları, rahim, yoni benzeri içi boş nesnelerle ilişkili olduğunu savunur. Listede inek, kısrak, vb hayvanlar da bulunur.
![]() |
| Kilden Ana Figürü Willendorf, M.Ö. 30.000-25.000 |
Jungçu analitik psikologlardan Erich Neumann Büyük Ana temasını uzun uzadıya inceleyenlerdendir. Konu hakkında yazdığı kitapta, insan aklındaki bu baskın (dominant) arketipi nasıl anlayacağımızı ayrıntılarıyla açıklar (The Great Mother, Bollingen Series, Princeton University Press, 1963). Önce genelde dişilik psikolojisini incelemiş, sonra Büyük Ana arketipinin yapısal öğelerini oluşturmuştur. Büyük Daire, küre, ana rahmi, vbnin, mitlerdeki yaradılış tasvirlerinde dünyanın bir nevi evrensel çanağı olduğunu gözlemlemiştir. Bu, ilk insanın varoluşunun tümünü içerir ve arketipik dişilik halini alır (1963, 42). Neumann, insan varoluşu için dişiliğin koruyucu olarak işlev gördüğünü söyler:
Dişiliğin insan sembolizminde neden merkezi konumda olduğunu ve başlangıçtan beri neden büyüklük hissi verdiğini ancak dişiliğin temel işlevlerini - yaşam vermek, beslemek, sıcaklık ve koruma - tümüyle ele aldığımızda anlayabiliriz. Dişi büyüktür çünkü onda yaşayan, barınan ve beslenen ona tamamiyle muhtaçtır ve merhametine kalmıştır. Bu büyüklük olgusunu analık dışında hiçbir yerde daha iyi gözlemleyemeyiz. Ananın çocuğa tek bakışı, onun Büyük Ana konumunu teyit eder (1963, 43).
Neumann dişiliğin önemine dair daha fazla simgesel anlamlar vermeye devam eder. Kadını hayatın oluştuğu tas olarak tasvir eder. Onun vücudu, doğmamış çocuğun korunabileceği en güvenli sığınağa dönüşür. Vücudu herşeydir. İlk insanın bu beden-dünya denklemini, dişinin temel sembolik denklemi olan kadın=vücut=korunak ile bileştirirsek, insanlığının ilk dönemindeki evrensel sembolik formüle ulaşırız. Hem dünya, hem kadın hayat verir, dolayısıyla kutsaldır. Vücutları yeni yaşamı saklar. Dünya ve kadın yeni biyolojik yaşamın tek kaynaklarıdır. Kadın kutsaldır, vücudu da öyle. Bunlar yalnızca mit ya da tarihsel şeyler değil, günümüz insanının zihninde, ta derinlerde hala varlığını sürdüren psikolojik gerçeklerdir. Mircea Eliade kadın vücudunun kutsallığını daha da yukarı taşır:
Dolayısıyla kadın, dünya ile mistik olarak bir tutulur, insan ölçeğinde çocuk doğurmak telürik (toprakla ilgili) bereketin bir çeşididir. Doğurganlıkla bağlantılı tüm dinler doğumun kozmik bir yapısı olduğunu işler. Kadının kutsallığı dünyanınkine bağlanmıştır. Dişil doğurganlığın kozmik bir modeli vardır: Terra Mater, evrensel Yaratıcı (Eliade, Mircea, 144, The Sacred and the Profane, 1957).
Böylece kadın vücudu yaratıcılığın ve dönüşümün kutsal simyasal tası olarak kabul edilip yüceltilir. Kadın vücudu dünyanın kutsal metaforu olur. Lippard şöyle yazmıştır:
Kadınlar, dünyanın salıntılarının yardımıyla vücutlarımızın formlarını bilebilirler. Tepeler ve kutsal dağlar dünyanın ilk bahçeleri, ilk tapınaklarıdır (Lippard, Lucy, Overlay - Comtemporary Art and the Art of Prehistory, 1983).
Dünyanın tarihöncesi tapınaklarının kadın şeklinde inşa edildiği hipotezini güçlendiren nedenler bunlardır.
Neumann tarafından sembolik şekilde ifade edilen dişi arketipi, yiyecek, barınak, hatta yaşamın kendisi için dünyaya tabi olan ilk insanın duygularını çok güzel açıklar. Çevrelerinde yaşamın kadın vücudunda meydana geldiğini gözlemişler ve dişiyi doğal olarak güçlü bir yaratıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden, çağlar boyunca atalarımızın büyük çoğunluğu ilahi ve güçlü Ana Tanrıça'ya tapmışlardır. O bütün yaşamın anası olarak onurlandırılmıştır. Neuman Büyük Ana Tanrıça savını, tanrıçanın arketipik birlik ve dişi doğanın çoğulluğunu temsil ettiği ve bugün bile modern kadın ve erkeğin psişik tarihini belirleyen ruhani gelişim kuramına doğru yürütmüştür. Psikolojik temelin yanısıra, savlarını ana tanrıça kavramını geliştiren arkeologların bulguları üzerine kurmuştur.
31 Ekim 2013 Perşembe
Ayakkabı Boyacısının Fırçası
Totaliter devletler sanatçının tehlikesinin farkındadır. Çok doğru olarak, yanlış nedenlerle de olsa, tüm sanatın propaganda olduğunu bilirler ve onların sistemini benimsemeyen sanat onlara karşıdır. Adeta içgüdüsel olarak sanatçının zararsız bir kaçık olmadığını, ilgisizliğin ardına saklanarak yeni bir gerçek yarattığını ve ifşa ettiğini sezerler. Dolayısıyla özgürleşmiş sanatçı, eğer mitolojideki Orpheus gibi paramparça olmak istemiyorsa, karşı-oyunu oynamayı becerebilmeli, icraatını Taoizm'in ve Zen'in Judo'su gibi gizleyebilmelidir. Herkes için herşey olabilmelidir, çünkü Zen'in tarihine bakan herkes, her disiplinin özgürleştirmek için kullanılabileceğini görür - ister çömlek yapma, ister bahçe tasarımı ya da çiçek aranjmanı, ev inşaatı, çay servisi ve hatta kılıç kullanma gibi; kişi kendisini psikoterapist veya guru diyerek yüceltmemelidir. O, her ne yapıyorsa onun sanatçısıdır, sadece güzel yapma anlamında değil de sanki bir müzik aleti çalarmışçasına. Cazın lingosuyla söylersek, sahneyi sanatçı yapar, ne yaparsa onu dans eder. Ayakkabı boyacısının fırçası gibi salınır.
-- Alan Watts, Psikoterapinin Doğusu Batısı
-- Alan Watts, Psikoterapinin Doğusu Batısı
29 Ekim 2013 Salı
Hayaller mi? Sürüsüne Bereket!
Yumuşak Kurukafa Yayınları (Soft Skull Press) tarafından basılan Too Much to Dream: A Psychedelic American Boyhood, Peter Bebergal imzalı. Yazar Brandeis ve Harvard Divinity School'da din eğitimi almış (İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerini kaldıranlara buradan selam olsun). Bugüne dek çeşitli makale ve öyküleri Times Literary Supplement, Tin House, Tablet Magazine, The Revealer, Killing the Buddha, Lady Churchill’s Rosebud Wristlet ve The Believer gibi dergilerde yayınlanmış.
Hayal Edecek Ne Çok Şey Var'da (ayık kafayla çevirdim, düzeltmekte özgürsünüz), genç bir adamın madde bağımlılığını psikodelikler, spiritüalite ve popüler kültür tarihinin bir kesiti olarak izleriz. Kararında verilmiş dozun tetiklediği okurlar, yani biz, kendimizi mistik deneyimler arayan bir yolculukta buluruz -evrenin daha yüce anlamının dinde değil, maddeler, çizgi-romanlar, punk ve psikodelik rock 'n roll, RPG oyunları, tarot kartları, bilimkurgu, Aldous Huxley ve Carlos Castaneda'da zuhur ettiği bir yolculuk. Bilinci (ve algıyı) değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik o binlerce yıllık kadim arzunun, insanlığın sonraki kuşaklarda da devam edecek daha derin ve ortak çabasının parçası mı, yoksa onaltı yaşındaki hafif inek bir delikanlının bireysel deneyimi mi olduğu sorusuna yanıt arar yazar.
Hayal Edecek Ne Çok Şey Var'da (ayık kafayla çevirdim, düzeltmekte özgürsünüz), genç bir adamın madde bağımlılığını psikodelikler, spiritüalite ve popüler kültür tarihinin bir kesiti olarak izleriz. Kararında verilmiş dozun tetiklediği okurlar, yani biz, kendimizi mistik deneyimler arayan bir yolculukta buluruz -evrenin daha yüce anlamının dinde değil, maddeler, çizgi-romanlar, punk ve psikodelik rock 'n roll, RPG oyunları, tarot kartları, bilimkurgu, Aldous Huxley ve Carlos Castaneda'da zuhur ettiği bir yolculuk. Bilinci (ve algıyı) değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik o binlerce yıllık kadim arzunun, insanlığın sonraki kuşaklarda da devam edecek daha derin ve ortak çabasının parçası mı, yoksa onaltı yaşındaki hafif inek bir delikanlının bireysel deneyimi mi olduğu sorusuna yanıt arar yazar.
26 Ekim 2013 Cumartesi
Feminist Arketipik Psikoloji
Feminist arketipik psikoloji, görsel sanatlar, şiir, öyküler, müzik ve çocuk yetiştime yoluyla kadınların hayatlarının hatırlanması ve hakkında düşünülmesinin sessiz etkisinin yaşamın her alanına sokulmasıyla oluşuyor. Arketiplerin yaşamın bütün olarak tanımlanmasına yardımcı olduğunu biliyoruz; ölüm ve acı yerine yaşam ve barışı anlatan hikayeler gibi. Arketip ve simgelerin tek bir kelime edilmeden ya da yazılmadan bilmeyi ve anlamayı sağlama özelliği var. Yinelenen bütün öykülerin sergilediği arketipler ve bunların bilinçli ve bilinçsiz yaşamları vardır. Arketiplerin meraka değer özelliği bazen normal, bazen anormal şekilde bir anlamı harekete geçirebilmeleridir (Danica Anderson, 2001, Louis Lagana ile özel mektuplaşma). Büyük Ana Tanrıça arketipi Batı dünyasında tarih öncesinden Hint-Avrupa işgallerine ve bugüne dek hep önemli bir yer tutmuştur ama bu arketip son 5000 yıldır bastırılmıştır - bazı yazarların savunduğu gibi Victoria dönemine kadar sürecek üç yüzyıllık cadı avında doruğa çıkacak Judeo-Hristiyanlığın tanrıça karşıtı görüşü tarafından.
Büyük Ana Tanrıçanın insani ilahi yönleriyle temsil edildiği ve aynı zamanda Dünya gezegenini - doğurganlık, doğa ve bereket - sembolize ettiğinde hemfikiriz. Dünyanın ne hale geldiğine baktığımız ve çevrecilerin ekosistemimiz için neden bu kadar endişelendiklerini düşündüğümüzde, Dünyanın ekolojik olarak bastırıldığını çabucak anlarız. Öte yandan, kadim zamanlardan günümüze kadınların çok uzun bir süre - kimi ülkelerde hala - baskı altında yaşadıklarını da görürüz. Bütün bunlar Büyük Ana Tanrıça'nın yeniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu yeniden doğuş dişil yönlerin bastırılmasından ve hapsedilmesinden kaynaklanıyor. Orta Çağda dokuz milyon kadının cadı diye öldürülmesi ve Afganistan, Bosna, Ermenistan ve Afrika'da kadınların kitlesel kıyımı kutsal dişiliği suyüzüne itiyor. Geçmiş, gelecekle ilgili beklentilerin bugüne taşınmasıyla örülüyor (Anderson, 2001)
Psikolojinin temel kuralı burada da işliyor: bastırılan mutlaka bir şekilde çıkar. Ana Tanrıça'ya olan bu ilgiyi dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen seminer ve konferanslarda, konu hakkında yazılan yüzlerce kitap ve dergide, internet sayfalarında ve antik sitelere düzenlenen organize turlarda (kadınlar için özel hac) gözlemlemek mümkün. Goddessing Regenerated gazetesi editörü Willow La Monte de benzer görüşte:
Ayrıca La Monte, obezliğin neolitik hayatın belirgin bir yönü olduğu fikrinde ve bunun dönemin kültürel simgesi olduğunu düşünüyor:
La Monte, çağdaş toplumda kadının obezliğe yüklenen simgesel anlamı yitirdiği görüşünde. Bunu kadın kavramının eski zamanlara göre farklı olduğunu savunan baskın ideolojiye bilinçsiz bir direniş olarak değerlendirmek mümkün. Kadın doğaya daha yakındı ve bu yüzden tarih öncesi ikonografide dişi tanrıçalar doğurganlık ve bereketin tüm yönleriyle tasvir edilirdi.
Bugün, Büyük Ana Tanrıçanın neden bilincimize geri döndüğünü anlayabiliyoruz. Sonuçsa çok çeşitli formlarda gelen ilham. Bu keşif dünya yüzeyindeki birçok sanatçı tarafından görsel ve yazılı sanatlarda hissedilebiliyor. Neolitik tanrıça imgeleri kadın erkek tüm sanatçılar için cazibe merkezi olmuş durumda. Neolitik sembolizmi temel alan, adeta olağanüstü bir yaratıcılık sağanağı var. Giderek daha fazla kadın bu imgelerle muhatap oluyor ve sanatçı sanki otacı ya da şamanın yerine geçmiş, onun rolünde; bize evrenin canlı, bilinçli ve spiritüel güçle dolu olduğunu söylüyor. İlham verici olduğu kadar güçlendirici de.
Görüldüğü üzere büyük tanrıçalar arketipik dişil sembolizmin en ilkel dışavurumları; anaerkil sembolizmi kıyas kabul etmeyecek formda temsil ediyorlar. Büyük tanrıçaların pozitif ve negatif olmak üzere dönüşümlü öğeleri var. Doğanın güçlerinin ve bilinçdışının simgeleri olarak tanrıçalar hem doğurganlığı hem cinselliği, hem yaşamı hem de ölümü temsil ediyorlar - dişi zıtları içeriyor, ve dünya yaşıyor çünkü yeryüzü cennete, gece gündüze, ölüm yaşama bağlanıyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca şeylerin bu birbirine karışmayan birliği içinde yaşadı (Veen, 1992, 45).
Çağdaş insanda bu dişil arketipin doğuşu insanlarla yeryüzünü biraraya getiren bilinçliliğin gelişimini göstermekte. Ataerkil eğilimli kültürümüzün yaşadığı krizi dengelemeye çalışıyor. Feminizm kadın-erkek eşitliğini savunan siyasi bir hareket olarak yola çıkmıştı. Daha sonra, ilahi dişiliğin spiritüelliğin merkezi konumunda olduğu, Yeni Çağ hareketi dediğimiz Tanrıça hareketi doğdu.
Uzak geçmişte bir ana-tanrıça dininin varlığı arkeologlar arasında hala çok tartışmalı bir konu fakat mitologlar, sanatçılar, din araştırmacıları ve psikologlar için oldukça inandırıcı bir araç. Bilerek ya da bilmeyerek, işlerindeki mesajı iletmek için ana arketipini kullanan çok sayıda sanatçı var.
Kaynak: Louis Lagana, Malta Üniversitesi
Büyük Ana Tanrıçanın insani ilahi yönleriyle temsil edildiği ve aynı zamanda Dünya gezegenini - doğurganlık, doğa ve bereket - sembolize ettiğinde hemfikiriz. Dünyanın ne hale geldiğine baktığımız ve çevrecilerin ekosistemimiz için neden bu kadar endişelendiklerini düşündüğümüzde, Dünyanın ekolojik olarak bastırıldığını çabucak anlarız. Öte yandan, kadim zamanlardan günümüze kadınların çok uzun bir süre - kimi ülkelerde hala - baskı altında yaşadıklarını da görürüz. Bütün bunlar Büyük Ana Tanrıça'nın yeniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu yeniden doğuş dişil yönlerin bastırılmasından ve hapsedilmesinden kaynaklanıyor. Orta Çağda dokuz milyon kadının cadı diye öldürülmesi ve Afganistan, Bosna, Ermenistan ve Afrika'da kadınların kitlesel kıyımı kutsal dişiliği suyüzüne itiyor. Geçmiş, gelecekle ilgili beklentilerin bugüne taşınmasıyla örülüyor (Anderson, 2001)
Psikolojinin temel kuralı burada da işliyor: bastırılan mutlaka bir şekilde çıkar. Ana Tanrıça'ya olan bu ilgiyi dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen seminer ve konferanslarda, konu hakkında yazılan yüzlerce kitap ve dergide, internet sayfalarında ve antik sitelere düzenlenen organize turlarda (kadınlar için özel hac) gözlemlemek mümkün. Goddessing Regenerated gazetesi editörü Willow La Monte de benzer görüşte:
Asya ve Afrika'nın bazı kısımlarında doğa ve tanrıça geleneklerini halen sürdüren ilkel kültürler mevcut. Topluluğun tümüne hitap eden spiritüelliğin temel formu daima doğanın döngüleri şeklinde.
Ayrıca La Monte, obezliğin neolitik hayatın belirgin bir yönü olduğu fikrinde ve bunun dönemin kültürel simgesi olduğunu düşünüyor:
Çağdaş Batı kültürü kadın imgeleri konusunda kısır. Model ve aktrislerimizin tek bir vücut tipi var gibi. Modern ikonografide, televizyonde ve medyada kadınların güzel yaşlandığını görmeyiz. Halbuki eski tanrıça kültüründe yaşlanma dönemi hayatın döngüsünün tıpkı gençlik gibi bir parçasıdır. Vücut tipleri de günümüzle kıyaslandığında çeşitlilik gösterir.
La Monte, çağdaş toplumda kadının obezliğe yüklenen simgesel anlamı yitirdiği görüşünde. Bunu kadın kavramının eski zamanlara göre farklı olduğunu savunan baskın ideolojiye bilinçsiz bir direniş olarak değerlendirmek mümkün. Kadın doğaya daha yakındı ve bu yüzden tarih öncesi ikonografide dişi tanrıçalar doğurganlık ve bereketin tüm yönleriyle tasvir edilirdi.
Bugün, Büyük Ana Tanrıçanın neden bilincimize geri döndüğünü anlayabiliyoruz. Sonuçsa çok çeşitli formlarda gelen ilham. Bu keşif dünya yüzeyindeki birçok sanatçı tarafından görsel ve yazılı sanatlarda hissedilebiliyor. Neolitik tanrıça imgeleri kadın erkek tüm sanatçılar için cazibe merkezi olmuş durumda. Neolitik sembolizmi temel alan, adeta olağanüstü bir yaratıcılık sağanağı var. Giderek daha fazla kadın bu imgelerle muhatap oluyor ve sanatçı sanki otacı ya da şamanın yerine geçmiş, onun rolünde; bize evrenin canlı, bilinçli ve spiritüel güçle dolu olduğunu söylüyor. İlham verici olduğu kadar güçlendirici de.
Görüldüğü üzere büyük tanrıçalar arketipik dişil sembolizmin en ilkel dışavurumları; anaerkil sembolizmi kıyas kabul etmeyecek formda temsil ediyorlar. Büyük tanrıçaların pozitif ve negatif olmak üzere dönüşümlü öğeleri var. Doğanın güçlerinin ve bilinçdışının simgeleri olarak tanrıçalar hem doğurganlığı hem cinselliği, hem yaşamı hem de ölümü temsil ediyorlar - dişi zıtları içeriyor, ve dünya yaşıyor çünkü yeryüzü cennete, gece gündüze, ölüm yaşama bağlanıyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca şeylerin bu birbirine karışmayan birliği içinde yaşadı (Veen, 1992, 45).
Çağdaş insanda bu dişil arketipin doğuşu insanlarla yeryüzünü biraraya getiren bilinçliliğin gelişimini göstermekte. Ataerkil eğilimli kültürümüzün yaşadığı krizi dengelemeye çalışıyor. Feminizm kadın-erkek eşitliğini savunan siyasi bir hareket olarak yola çıkmıştı. Daha sonra, ilahi dişiliğin spiritüelliğin merkezi konumunda olduğu, Yeni Çağ hareketi dediğimiz Tanrıça hareketi doğdu.
Uzak geçmişte bir ana-tanrıça dininin varlığı arkeologlar arasında hala çok tartışmalı bir konu fakat mitologlar, sanatçılar, din araştırmacıları ve psikologlar için oldukça inandırıcı bir araç. Bilerek ya da bilmeyerek, işlerindeki mesajı iletmek için ana arketipini kullanan çok sayıda sanatçı var.
Kaynak: Louis Lagana, Malta Üniversitesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




