tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2013 Cuma

Ana Tanrıça Arketipi

Jungçu bakış açısından Tanrıça, insanın zihninde (psişe) işleyen arketipik bir imgedir ve ritüeller, mitoloji, sanat ve rüyalarda kendisini gösterir (Jung, Carl Gustav, 1959, Four Archetypes, Mother / Rebirth / Spirit / Trickster, Bollingen Series, Princeton University Press). Zihnin ana tanrıçayla ilgili ürettiği arketipik modeller hakkında ilk çalışan akademisyenlerden biri hiç kuşkusuz Jung'tur:

Karşılaştırmalı dinler alanına giren ana tanrıça kavramı çok çeşitli ana tanrıça türünü barındırır. Kavramın kendisi psikolojiyi doğrudan ilgilendirmez, çünkü bu formdaki bir ana tanrıça imgesiyle pratikte çok az karşılaşılır ve istisnai bir durumdur. Simgenin, ana arketipinin bir türevi olduğu açıktır.

Jung'a göre ulu ana tanrıça her insanda bulunan ana arketipinin bir parçasıdır ve bu türün diğer arketipleri gibi farklı yanlarıyla kendini gösterir. Arketip aynı zamanda doğurganlık ve verimlilikle de bağıntılıdır. Jung ana arketipinin korumanın simgesi olduğunu ve fırın, yemek pişirme kapları, rahim, yoni benzeri içi boş nesnelerle ilişkili olduğunu savunur. Listede inek, kısrak, vb hayvanlar da bulunur.

willendorf venusu
Kilden Ana Figürü
Willendorf, M.Ö. 30.000-25.000
Dolayısıyla, ana arketipi ana tanrıçayı daha iyi anlamamızı sağlar. İnsanın tanrıçalarla ilişkisi Willendorf Venüs'ünün ve Maltalı Şişman Kadın'ın ortaya çıkışından çok önceye gider. Bu uzun tarih zengin bir ritüel kitaplığına sahiptir ve modern birey ana tanrıçaya erişmek için kendine çok örnek bulabilir.

Jungçu analitik psikologlardan Erich Neumann Büyük Ana temasını uzun uzadıya inceleyenlerdendir. Konu hakkında yazdığı kitapta, insan aklındaki bu baskın (dominant) arketipi nasıl anlayacağımızı ayrıntılarıyla açıklar (The Great Mother, Bollingen Series, Princeton University Press, 1963). Önce genelde dişilik psikolojisini incelemiş, sonra Büyük Ana arketipinin yapısal öğelerini oluşturmuştur. Büyük Daire, küre, ana rahmi, vbnin, mitlerdeki yaradılış tasvirlerinde dünyanın bir nevi evrensel çanağı olduğunu gözlemlemiştir. Bu, ilk insanın varoluşunun tümünü içerir ve arketipik dişilik halini alır (1963, 42). Neumann, insan varoluşu için  dişiliğin koruyucu olarak işlev gördüğünü söyler:

Dişiliğin insan sembolizminde neden merkezi konumda olduğunu ve başlangıçtan beri neden büyüklük hissi verdiğini ancak dişiliğin temel işlevlerini - yaşam vermek, beslemek, sıcaklık ve koruma - tümüyle ele aldığımızda anlayabiliriz. Dişi büyüktür çünkü onda yaşayan, barınan ve beslenen ona tamamiyle muhtaçtır ve merhametine kalmıştır. Bu büyüklük olgusunu analık dışında hiçbir yerde daha iyi gözlemleyemeyiz. Ananın çocuğa tek bakışı, onun Büyük Ana konumunu teyit eder (1963, 43).

Neumann dişiliğin önemine dair daha fazla simgesel anlamlar vermeye devam eder. Kadını hayatın oluştuğu tas olarak tasvir eder. Onun vücudu, doğmamış çocuğun korunabileceği en güvenli sığınağa dönüşür. Vücudu herşeydir. İlk insanın bu beden-dünya denklemini, dişinin temel sembolik denklemi olan kadın=vücut=korunak ile bileştirirsek, insanlığının ilk dönemindeki evrensel sembolik formüle ulaşırız. Hem dünya, hem kadın hayat verir, dolayısıyla kutsaldır. Vücutları yeni yaşamı saklar. Dünya ve kadın yeni biyolojik yaşamın tek kaynaklarıdır. Kadın kutsaldır, vücudu da öyle. Bunlar yalnızca mit ya da tarihsel şeyler değil, günümüz insanının zihninde, ta derinlerde hala varlığını sürdüren psikolojik gerçeklerdir. Mircea Eliade kadın vücudunun kutsallığını daha da yukarı taşır:

Dolayısıyla kadın, dünya ile mistik olarak bir tutulur, insan ölçeğinde çocuk doğurmak telürik (toprakla ilgili) bereketin bir çeşididir. Doğurganlıkla bağlantılı tüm dinler doğumun kozmik bir yapısı olduğunu işler. Kadının kutsallığı dünyanınkine bağlanmıştır. Dişil doğurganlığın kozmik bir modeli vardır: Terra Mater, evrensel Yaratıcı (Eliade, Mircea, 144, The Sacred and the Profane, 1957).

Böylece kadın vücudu yaratıcılığın ve dönüşümün kutsal simyasal tası olarak kabul edilip yüceltilir. Kadın vücudu dünyanın kutsal metaforu olur. Lippard şöyle yazmıştır:

Kadınlar, dünyanın salıntılarının yardımıyla vücutlarımızın formlarını bilebilirler. Tepeler ve kutsal dağlar dünyanın ilk bahçeleri, ilk tapınaklarıdır (Lippard, Lucy, Overlay - Comtemporary Art and the Art of Prehistory, 1983).

Dünyanın tarihöncesi tapınaklarının kadın şeklinde inşa edildiği hipotezini güçlendiren nedenler bunlardır.

Neumann tarafından sembolik şekilde ifade edilen dişi arketipi, yiyecek, barınak, hatta yaşamın kendisi için dünyaya tabi olan ilk insanın duygularını çok güzel açıklar. Çevrelerinde yaşamın kadın vücudunda meydana geldiğini gözlemişler ve dişiyi doğal olarak güçlü bir yaratıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden, çağlar boyunca atalarımızın büyük çoğunluğu ilahi ve güçlü Ana Tanrıça'ya tapmışlardır. O bütün yaşamın anası olarak onurlandırılmıştır. Neuman Büyük Ana Tanrıça savını, tanrıçanın arketipik birlik ve dişi doğanın çoğulluğunu temsil ettiği ve bugün bile modern kadın ve erkeğin psişik tarihini belirleyen ruhani gelişim kuramına doğru yürütmüştür. Psikolojik temelin yanısıra, savlarını ana tanrıça kavramını geliştiren arkeologların bulguları üzerine kurmuştur.

29 Ekim 2013 Salı

Hayaller mi? Sürüsüne Bereket!

peter bebergal, too much to dream kapak
Yumuşak Kurukafa Yayınları (Soft Skull Press) tarafından basılan Too Much to Dream: A Psychedelic American Boyhood, Peter Bebergal imzalı. Yazar Brandeis ve Harvard Divinity School'da din eğitimi almış (İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerini kaldıranlara buradan selam olsun). Bugüne dek çeşitli makale ve öyküleri Times Literary Supplement, Tin House, Tablet Magazine, The Revealer, Killing the Buddha, Lady Churchill’s Rosebud Wristlet ve The Believer gibi dergilerde yayınlanmış.

Hayal Edecek Ne Çok Şey Var'da (ayık kafayla çevirdim, düzeltmekte özgürsünüz), genç bir adamın madde bağımlılığını psikodelikler, spiritüalite ve popüler kültür tarihinin bir kesiti olarak izleriz. Kararında verilmiş dozun tetiklediği okurlar, yani biz, kendimizi mistik deneyimler arayan bir yolculukta buluruz -evrenin daha yüce anlamının dinde değil, maddeler, çizgi-romanlar, punk ve psikodelik rock 'n roll, RPG oyunları, tarot kartları, bilimkurgu, Aldous Huxley ve Carlos Castaneda'da zuhur ettiği bir yolculuk. Bilinci (ve algıyı) değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik o binlerce yıllık kadim arzunun, insanlığın sonraki kuşaklarda da devam edecek daha derin ve ortak çabasının parçası mı, yoksa onaltı yaşındaki hafif inek bir delikanlının bireysel deneyimi mi olduğu sorusuna yanıt arar yazar.

27 Ekim 2013 Pazar

Punk Rock: Emo'nun Ruhu

punk rock bir noel
Emo'nun kalbi punk rock'un bir alt kolu olan harcore punk'ta atar. Kökleri garage rock ve bugün protopunk denilen tarzlara uzanan punk rock, 1974-1976 arasında ABD, İngiltere ve Avustralya'da ortaya çıktı. Şarkılar kısa, aletler olabildiğince az, ritim sert ve hızlıdır. Sözleri genellikle siyasi ve otoriteye, varolan kurumlara karşıdır.

Öncüleri New Yorklu Ramones, Londralı Sex Pistols ve The Clash kabul edilir. Punk kısa süreli olsa da hızla yayıldı, ama biricik özelliği değişmedi: yerellik. Hakim görüşü reddeden bu gençlik isyanı, ayırdedici giyim ve süslenme tarzı ile çeşitli anti-otoriter ideolojilerle beraber yeni bir alt kültürün doğumuna yol açtı.

1980'ler emo'nun da temeli olacak daha hızlı, daha sert alt türlerin piyasaya çıkışını gördü. Yeni yüzyılla birlikte Green Day ve The Offspring gibi gruplar türe dünya çapında popülerlik kazandırdı.

Punk Rock'un aletleri sadedir: sese eşlik eden bir veya iki elektro gitar, bas ve davul. İlk döneminde sözler Rock and Roll formatındayken ikinci dönemde, özellikle hardcore tarzıyla kökten değişecektir.

Vokaller ise bazen genizden gelir gibidir, sözler geleneksel anlamıyla söyenmek yerine, özellikle hardcore'da bağırılır. Karmaşık gitar soloları gereksiz görülür ve küçümsenir. Burada punk'un "kendin yap" tavrının etkisi büyüktür. Punk dergisinin kurucu editörü John Holmstrom bunu şöyle açıklar:

Punk rock, müzisyenler kadar yetenekli olmayıp yine de kendilerini müzikle ifade etme ihtiyacında olan insanlar tarafından yapılan rock and roll'dur.

Ama bu yalınlık, Sideburns dergisinde (ingiliz fanzin) Aralık 1976'da yayımlanan la majör, mi majör ve sol majör akorlarıyla doruğa ulaşır:

Bu bir akor, bir tane daha, işte bu da üçüncüsü. Şimdi gidin ve bir grup kurun.

25 Ekim 2013 Cuma

Perge Yolları

Güneşin içinizi tatlı tatlı yaktığı, rüzgarın kulağınıza "Haydi, gel kaçalım" dediği günlerden biriydi bugün. Bu kadar ısrara dayanamayıp seyahat planımı yaptım. Rota basitti: Atatürk Bulvarı, Mersin-Antalya karayolu ve Perge sapağı. Tabii, Google'a göre basit olması yolculuğun kolay geçeceğinin sarsılmaz bir kanıtı değil.

Düştük yola, pedala kuvvet gidiyoruz. Atatürk Bulvarı'na girdik, bir türkü tutturduk: bir fırın yaptırdım, doldurdum börekleri misali. Nasıl oldu bilmiyorum ama bulvarı bir şekilde kaybettim, kendimi bir anda (bana öyle geldi) ara sokakta buldum. Domates, maydanoz vb seralarının arasında. Şimdi diyeceksiniz, insan koskoca bulvarı gözden kaçırır mı? Sorunuzu anlayışla karşılıyorum çünkü Atatürk Bulvarı'nı muhtemelen görmediniz:

ataturk bulvari, aksu, antalya
Buranın belediye yetkilileri ya bayağı geniş ya da inanılmaz derecede ileri görüşlü insanlar, onyıl sonrasına göre isim veriyorlar cadde (iki midibüs yan yana ancak sığıyor) ve sokaklara (iki traktörün sığdığı yollar). İşte Atatürk Bulvarı bilmem kaç küsur yıl sonra aha buradan geçecek.

Neyse, hasbel kader, yani HKV (hisse kablel vuku) yöntemiyle bulvarı bir daha keşfettikten sonra Mersin yoluna sorunsuz ulaştık. Google'a göre hemencecik, bana göre bayağı sonra Perge sapağına intikal edip, kısa bir yokuşun ardından destinasyonumuza (etrafta turizmciler vardı) vardık. 15 TL bilet parası vermemek için 50 TL'ye bir müze kart alıp, arkeologlarımızın çalışmasını yerinde gözlemlemek amaç ve niyetiyle sahaya indik.

perge, sutunlar
Çektiğim onca fotoğraf arasında Perge'nin bir zamanki ihtişamını yansıtanlardan biri işte yukarıdaki. Resim sizi yanıltabilir, isterseniz bir de kentin planına bakalım:

perge haritasi
Yetmiş yıldan beri devam eden ve henüz üçte biri bile açığa çıkarılamamış, Türkiye'nin en uzun soluklu arkeolojik kazı sitelerinden biri Perge.

perge genis plan
Ve biraz hayalgücü yardımıyla vakti zamanında hakikaten yaşanacak bir yermiş diyorsunuz. Agora'da iki tur attıktan sonra, gölge bir ağacın altında, elinizde bir kadeh şarap (asla üzüm suyu değil), Sappho'nun size şiir okuduğunu hayal ediyorsunuz.

kimileri süvari diyor ve diğerleri
piyadeyi tercih ediyor ya da bir filonun
uzun küreklerini
bana göre, kara toprak üstünde
sevdiğin kimse, odur
en mükemmeli.

Ve bu hayale bir çeşme, yani nymphaeum  yakışmaz mı?

perge nymphaeum cesme

Yakışır elbet!

Dönüşte Atatürk Bulvarı'nı bir kez daha kaybedip buldum! Ya aklım Sappho'da kaldı, ya da çok dalgındım.