Hümanizme çağ atlatan bir ülkede yaşamaktan gurur duyuyoruz. İnsan hakları davulunu tıpkı bir jaguar gibi deldik geçtik.
Dünya daha eşcinsellerin haklarıyla falan uğraşırken, biz üç adım daha ileri giderek istismarcıların çocuk sütü gibi hakkı olan mutluluğu veriyoruz demokrat müslüman ilerici yobazlarımız sayesinde. Bin yıllık zulüm bitiyor çok şükür!
Aşk engel tanımazmış samanlık seyran olunca. Hangi çılgın zincir vurabilir iman tahtası taşlaşmış, kalplerinin yerinde çöp kovası olanlara?
kadin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Kasım 2016 Pazartesi
21 Ekim 2016 Cuma
Pastada Bal Alimde Sakal
Barış ve sevgi dininin alimlerinin sakalları ne yumuşak! Acaba ne kullanıyorlar? Gülsuyuyla aromalandırılmış eau du cologne olmasın? Lakin, bu mayhoş koku beyni ters etkileyebiliyor:
Ağzından bal damlıyor barış ve sevgi dininin yetkin alimlerinden Nurettin Yıldız denen şu şeyin, o da seviyor tavlayı. Tabii, siz de az değilsiniz; elinizde telefon, çıt çıt çıt, para kazandırıyorsunuz hocamız gibileri destekleyenlere. Ne demişler: Söyleyene değil söyletene bak.
Ağzından bal damlıyor barış ve sevgi dininin yetkin alimlerinden Nurettin Yıldız denen şu şeyin, o da seviyor tavlayı. Tabii, siz de az değilsiniz; elinizde telefon, çıt çıt çıt, para kazandırıyorsunuz hocamız gibileri destekleyenlere. Ne demişler: Söyleyene değil söyletene bak.
22 Mart 2015 Pazar
Qipao: Sade ve Seksi
Okullarda bize Moğol ve Türk akınlarını Çin Seddinin durdurduğu öğretilir. Bu kısmen doğrudur. Asıl etken Çin'in derin kültür hazinesidir; kalır, yerleşirseniz sizi dönüştürür ve kendisine benzetir (Galiptir bu yolda mağlup). Onun için savaşta kazansanız bile geri dönersiniz. Dolayısıyla, saldırılar talan amaçlı kalır. Çinli sabırla, bir oya gibi işleyerek duvarını örer ve sonunda yağmaya son verir.
Tek parçalı, yüksek yakalı, derin yırtmaçlı (etek kısa veya uzun olabilir) geleneksel kadın giysisi olan qipao ya da cheongsam, çekiciliğiyle sizi büyüler, hem de bütün sadeliğine rağmen. Gündelik yaşamda pek sık kullanılmaz; evinde ya da sokakta bu Mandarin giysisiyle dolaşan kadına pek rastlamazsınız. Partiye giderken, sevgilinizle çıkarken, vb giyilir.
Modern Çin'de qipao bir çeşit resmi elbise olmuştur, üniforma niyetine kullanılır; özellikle de lokanta, KTV (karaoke) ve masaj salonlarında. Ortalama Türk kadını bedeni için maalesef biraz küçüktür.
Kültürün en önemli göstergelerinden birisi de kadınların nasıl giyindiğidir.
Tek parçalı, yüksek yakalı, derin yırtmaçlı (etek kısa veya uzun olabilir) geleneksel kadın giysisi olan qipao ya da cheongsam, çekiciliğiyle sizi büyüler, hem de bütün sadeliğine rağmen. Gündelik yaşamda pek sık kullanılmaz; evinde ya da sokakta bu Mandarin giysisiyle dolaşan kadına pek rastlamazsınız. Partiye giderken, sevgilinizle çıkarken, vb giyilir.
Modern Çin'de qipao bir çeşit resmi elbise olmuştur, üniforma niyetine kullanılır; özellikle de lokanta, KTV (karaoke) ve masaj salonlarında. Ortalama Türk kadını bedeni için maalesef biraz küçüktür.
Kültürün en önemli göstergelerinden birisi de kadınların nasıl giyindiğidir.
8 Mart 2015 Pazar
Bugün Kadınlar Günü'ymüş.
![]() |
| Dövün onları! |
Yalnız ülkenin başına çöreklenmeyip artık dünyanın başına belâ olmuş olan bu yobaz zihniyetin mezbahaları tüm il ve ilçelerinde 3 vardiya çalışmakta memleketin. Cennet ayaklarının altındaymış anaların. Cehennemin dibine gitsin cennetiniz!
Ciğeri beş para etmez insanların açacağı seksensekiz davayla uğraşmak yerine sözü Teslime Nesrin'e daha doğru olacak sanırım: Kadınların yapmasına izin verilmeyen şeyler.
İzleyin ve mevzinizi ona göre seçin, çünkü mevzi yanlışsa fikrinizin doğru olması bir işe yaramıyor bu tencere dipli gezegende.
3 Mart 2015 Salı
Günortasında Balkabağı
Victory motorunun üstünde pek cool idi. Kaskı, polarize gözlüğü, stilize deri montu, yahşi çizmeleri, takımı tamamlayan eldivenleriyle uyum içindeydi. Motorun o cezbedici homurtusunu dinleyebilmek için iPod bile kullanmıyordu. Ne de olsa özgürdü, tıpkı reklâmlardaki o dayak yememiş özgür kız kadar özgür. Pippa kadar değil ama; zira söylememişlerdi kızcağıza barış ve sevgi dininin egemen olduğu bu toprakların aslında kocaman bir kadın mezarlığı olduğunu.
Hafif bir gaz verince Victory hırsla ileri atıldı. Lânet olası trafikte, o milyarlarca lira parayla alınmış, insana içindeki genci keşfettirip sonra da vahşi doğayla buluşturan, size en uygun rotayı bulan, çift işlemcili yol bilgisayarlı arabalardan oluşmuş keşmekeşi o bile geçemedi. İnleyen egzosuyla bu durumdan kaynaklanan hoşnutsuzluğunu beyan etti.
Şu üç katlı alt geçidi bir an önce yapsalar bari diye düşündü kahramanımız. 3-4 milyar dolar neydi ki? O parayla memleketin on farklı şehrine onbeş fabrika da yapılabilirdi tabii, ama yol, duble ya da üç katlı, çılgın bir şeydi canım.
Gidonu kırıp emniyet şeridine daldı. Yasaları çiğnemenin getirdiği suçluluk duygusuyla burun delikleri titredi. Thoreau haltetmiş, Kerouac sanki onu yazmıştı: sivil itaatsizlikle beat'in gayrımeşru çocuğu gibi hissetti kendisini. Gerçi memleket yollarında değil İstanbul sokaklarında turluyordu ama olsundu. Rüzgarı teninde hissetmek, yolun önünde yılan gibi kıvrıldığını hayal etmek, pistonların kalkıp inmesiyle kalbinin atışının karışmasının yarattığı üç zamanlı heyecan patlamalarını duymak ne muhteşemdi. Yoksa dört müydü?
Kenara çekti ve motoru durdurdu. Victory hemen sustu, işkence bitmişti. Kaskını ve gözlüklerini çıkarıp tıpkı bilmem ne şampuanı reklâmındaki fotomodel gibi saçlarını şöyle bir tur havalandırdı. Kimbilir kaç para verdiği süper likit kristal ve üstelik çizilmeyen ultra dokunmatik ekranlı akıllı cep telefonundan bir numarayı otomatik aradı ve o serbest ruhlu sesi saatin günortasında geceyarısına geldiğini ilân etti:
"Akşama ne pişirdin, anneciğim?"
Hafif bir gaz verince Victory hırsla ileri atıldı. Lânet olası trafikte, o milyarlarca lira parayla alınmış, insana içindeki genci keşfettirip sonra da vahşi doğayla buluşturan, size en uygun rotayı bulan, çift işlemcili yol bilgisayarlı arabalardan oluşmuş keşmekeşi o bile geçemedi. İnleyen egzosuyla bu durumdan kaynaklanan hoşnutsuzluğunu beyan etti.
Şu üç katlı alt geçidi bir an önce yapsalar bari diye düşündü kahramanımız. 3-4 milyar dolar neydi ki? O parayla memleketin on farklı şehrine onbeş fabrika da yapılabilirdi tabii, ama yol, duble ya da üç katlı, çılgın bir şeydi canım.
Gidonu kırıp emniyet şeridine daldı. Yasaları çiğnemenin getirdiği suçluluk duygusuyla burun delikleri titredi. Thoreau haltetmiş, Kerouac sanki onu yazmıştı: sivil itaatsizlikle beat'in gayrımeşru çocuğu gibi hissetti kendisini. Gerçi memleket yollarında değil İstanbul sokaklarında turluyordu ama olsundu. Rüzgarı teninde hissetmek, yolun önünde yılan gibi kıvrıldığını hayal etmek, pistonların kalkıp inmesiyle kalbinin atışının karışmasının yarattığı üç zamanlı heyecan patlamalarını duymak ne muhteşemdi. Yoksa dört müydü?
Kenara çekti ve motoru durdurdu. Victory hemen sustu, işkence bitmişti. Kaskını ve gözlüklerini çıkarıp tıpkı bilmem ne şampuanı reklâmındaki fotomodel gibi saçlarını şöyle bir tur havalandırdı. Kimbilir kaç para verdiği süper likit kristal ve üstelik çizilmeyen ultra dokunmatik ekranlı akıllı cep telefonundan bir numarayı otomatik aradı ve o serbest ruhlu sesi saatin günortasında geceyarısına geldiğini ilân etti:
"Akşama ne pişirdin, anneciğim?"
19 Şubat 2015 Perşembe
Ahlâk Çöktüğü Zaman
Özgecan için ne yazayım diye çok düşündüm; yazacaklarımın ona faydası olmayacağı çok açık. Başkalarına yarar mı peki? Koca bir bilinmez.
Geçen gün minibüsteyim. Tıngır mıngır giderken, arkamda oturmakta olan genç çift sonraki durakta inmek için ayağa kalktı. Koltuktan kapıya mesafe taş çatlasın 1,5 metre ve çocuk arkasındaki kızı üç defa kontrol etti. Kimileri bu davranışı kıskançlık, aşırı sevme ya da tacizden koruma vb olarak değerlendirebilir. Bence yanılıyorlar.
Bu daha çok sahiplenme, ama bir malı sahiplenir gibi sahiplenme. Başka kimse görmesin, izlemesin, süzmesin gibi bir şey. Nihai amaç kızın esenliği değil, aksine tam bir ben-merkezcilik, hatta bencillik.
Genç kıza söylemek isterdim: tez zamanda yanındakinden kurtul, geç olmadan. Söylemedim. Söyleseydim kaale alır mıydı? Bilmiyorum. Bildiğimse şu; Anadolu kadını kıskançlıkla sahiplenmeyi birbirinden ayıramıyor. Erkeğin kendisini kollamasını, kısıtlar koymasını bir sevgi belirtisi olarak kabul ediyor. Ve yüzlerce yıllık trajedi devam ediyor.
Şimdi diyeceksiniz ki bunun Özgecan'la ne ilgisi var? Doğrudan yok, ama saldırganıyla var. Karşımızda yine çok seven bir erkek var. Karısı boşanmak istiyor fakat tehditler yüzünden davayı geri çekiyor. 1-2 ay sonra da malum saldırı olayı gerçekleşiyor.
Demek istediğim, aslında failleri olay meydana gelmeden biliyoruz. Hepimiz çevremizdeki kokmuş ve kokuşmuş sebzelerin farkındayız. Yalnızca bekliyoruz ve serseri mayınlar gibi bir ona, bir diğerine çarpıyorlar. İzliyoruz onları, televizyondalar; hamileyken dolaşmayın diyorlar, bohça gibi sarın kendinizi diyorlar, kodum mu oturturum diye övünüyorlar, evlilik yaşının 10'a düşmesini istiyorlar, analarının diz kapaklarından tahrik oluyorlar. Ahlâksızca, arsızca, yüzsüzce, küstahça açıyorlar ağızlarını pahalı protezlerini seyredelim diye ekranlarımızdan. Bize barış ve sevgi dininden bahsediyorlar kafalar koparken. Aileden dem vuruyorlar cennette yüzlerce huri vaadederken. Ve ahlâksızlık "Allah Allah" naralarıyla saldırıyor hergün, Özgecanlar birer birer düşerken.
Geçen gün minibüsteyim. Tıngır mıngır giderken, arkamda oturmakta olan genç çift sonraki durakta inmek için ayağa kalktı. Koltuktan kapıya mesafe taş çatlasın 1,5 metre ve çocuk arkasındaki kızı üç defa kontrol etti. Kimileri bu davranışı kıskançlık, aşırı sevme ya da tacizden koruma vb olarak değerlendirebilir. Bence yanılıyorlar.
Bu daha çok sahiplenme, ama bir malı sahiplenir gibi sahiplenme. Başka kimse görmesin, izlemesin, süzmesin gibi bir şey. Nihai amaç kızın esenliği değil, aksine tam bir ben-merkezcilik, hatta bencillik.
Genç kıza söylemek isterdim: tez zamanda yanındakinden kurtul, geç olmadan. Söylemedim. Söyleseydim kaale alır mıydı? Bilmiyorum. Bildiğimse şu; Anadolu kadını kıskançlıkla sahiplenmeyi birbirinden ayıramıyor. Erkeğin kendisini kollamasını, kısıtlar koymasını bir sevgi belirtisi olarak kabul ediyor. Ve yüzlerce yıllık trajedi devam ediyor.
Şimdi diyeceksiniz ki bunun Özgecan'la ne ilgisi var? Doğrudan yok, ama saldırganıyla var. Karşımızda yine çok seven bir erkek var. Karısı boşanmak istiyor fakat tehditler yüzünden davayı geri çekiyor. 1-2 ay sonra da malum saldırı olayı gerçekleşiyor.
Demek istediğim, aslında failleri olay meydana gelmeden biliyoruz. Hepimiz çevremizdeki kokmuş ve kokuşmuş sebzelerin farkındayız. Yalnızca bekliyoruz ve serseri mayınlar gibi bir ona, bir diğerine çarpıyorlar. İzliyoruz onları, televizyondalar; hamileyken dolaşmayın diyorlar, bohça gibi sarın kendinizi diyorlar, kodum mu oturturum diye övünüyorlar, evlilik yaşının 10'a düşmesini istiyorlar, analarının diz kapaklarından tahrik oluyorlar. Ahlâksızca, arsızca, yüzsüzce, küstahça açıyorlar ağızlarını pahalı protezlerini seyredelim diye ekranlarımızdan. Bize barış ve sevgi dininden bahsediyorlar kafalar koparken. Aileden dem vuruyorlar cennette yüzlerce huri vaadederken. Ve ahlâksızlık "Allah Allah" naralarıyla saldırıyor hergün, Özgecanlar birer birer düşerken.
10 Aralık 2013 Salı
Microsoft'tan Stres Yüzünden Aşırı Yiyenlere Müjde
![]() |
| Akıllı sütyen |
Microsoft Research'ten Mary Czerwinski tarafından geliştirilen ve günlük kullanıma uygun sütyen EKG (kalp ritmi) ve EDA (elektrodermal etkinlik) verilerinizi ölçüyor ve tam ortaya yerleştirilmiş bir çip akıllı telefonunuza "Yine dertlendiniz," diye bir mesaj yolluyor ki bu bile yeme isteğinizi köreltiyor(muş).
Czerwinski erkekler için de benzer bir ürün geliştirmeye çalışmış, fakat kalbe olan mesafenin uzaması EKG'nin sağlıklı okunmasını engellemiş. Sütyenin ticari ürün olarak satılıp satılmayacağı bilinmiyor.
12 Kasım 2013 Salı
Bu Ahlâksızlar İşi Biliyor
Anadolu kaplanlarından bir şirketin Avrupa'dan yeni dönen tutucu/gerici (muhafazakâr değil) yöneticilerinden biriyle sohbet ediyorduk. "Abi, herşey iyi güzel, düzenli, saat gibi, tıkır tıkır işliyor. Yalnız ahlâk yok, bir de o olsaydı!"
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Ortadoğu'da yaşanan gelişmeleri değerlendirirken, "Silahı başkaları veriyor, teknolojiyi başkaları veriyor, sonra Müslümanlar birbirlerini öldürüyor. Aralarını bulup barıştırmak isteyenler de bu teknolojiyi verenler. Biz bu kadar ahmak mıyız İslam dünyası olarak? Başkalarının oyununa her defasında niye düşüyoruz?" demişti yakın zamanlarda.
Kadınları nedense hep sarışın ve güzel vücutlu olan ve soğuğa aldırmadan cıbıldak dolaşan İsveç'te hükümet hapishaneleri kapatıyor (ing). Sadece bu yıl dört hapishane ve bir de tutukevi kapatılmış. Üretim ekonomisinden neredeyse tamamen çekilen hükümetimizse hapishane üstüne hapishane yapıyor. Bu ahlâksızlar işi biliyor.
1 Kasım 2013 Cuma
Ana Tanrıça Arketipi
Jungçu bakış açısından Tanrıça, insanın zihninde (psişe) işleyen arketipik bir imgedir ve ritüeller, mitoloji, sanat ve rüyalarda kendisini gösterir (Jung, Carl Gustav, 1959, Four Archetypes, Mother / Rebirth / Spirit / Trickster, Bollingen Series, Princeton University Press). Zihnin ana tanrıçayla ilgili ürettiği arketipik modeller hakkında ilk çalışan akademisyenlerden biri hiç kuşkusuz Jung'tur:
Jung'a göre ulu ana tanrıça her insanda bulunan ana arketipinin bir parçasıdır ve bu türün diğer arketipleri gibi farklı yanlarıyla kendini gösterir. Arketip aynı zamanda doğurganlık ve verimlilikle de bağıntılıdır. Jung ana arketipinin korumanın simgesi olduğunu ve fırın, yemek pişirme kapları, rahim, yoni benzeri içi boş nesnelerle ilişkili olduğunu savunur. Listede inek, kısrak, vb hayvanlar da bulunur.
Dolayısıyla, ana arketipi ana tanrıçayı daha iyi anlamamızı sağlar. İnsanın tanrıçalarla ilişkisi Willendorf Venüs'ünün ve Maltalı Şişman Kadın'ın ortaya çıkışından çok önceye gider. Bu uzun tarih zengin bir ritüel kitaplığına sahiptir ve modern birey ana tanrıçaya erişmek için kendine çok örnek bulabilir.
Jungçu analitik psikologlardan Erich Neumann Büyük Ana temasını uzun uzadıya inceleyenlerdendir. Konu hakkında yazdığı kitapta, insan aklındaki bu baskın (dominant) arketipi nasıl anlayacağımızı ayrıntılarıyla açıklar (The Great Mother, Bollingen Series, Princeton University Press, 1963). Önce genelde dişilik psikolojisini incelemiş, sonra Büyük Ana arketipinin yapısal öğelerini oluşturmuştur. Büyük Daire, küre, ana rahmi, vbnin, mitlerdeki yaradılış tasvirlerinde dünyanın bir nevi evrensel çanağı olduğunu gözlemlemiştir. Bu, ilk insanın varoluşunun tümünü içerir ve arketipik dişilik halini alır (1963, 42). Neumann, insan varoluşu için dişiliğin koruyucu olarak işlev gördüğünü söyler:
Neumann dişiliğin önemine dair daha fazla simgesel anlamlar vermeye devam eder. Kadını hayatın oluştuğu tas olarak tasvir eder. Onun vücudu, doğmamış çocuğun korunabileceği en güvenli sığınağa dönüşür. Vücudu herşeydir. İlk insanın bu beden-dünya denklemini, dişinin temel sembolik denklemi olan kadın=vücut=korunak ile bileştirirsek, insanlığının ilk dönemindeki evrensel sembolik formüle ulaşırız. Hem dünya, hem kadın hayat verir, dolayısıyla kutsaldır. Vücutları yeni yaşamı saklar. Dünya ve kadın yeni biyolojik yaşamın tek kaynaklarıdır. Kadın kutsaldır, vücudu da öyle. Bunlar yalnızca mit ya da tarihsel şeyler değil, günümüz insanının zihninde, ta derinlerde hala varlığını sürdüren psikolojik gerçeklerdir. Mircea Eliade kadın vücudunun kutsallığını daha da yukarı taşır:
Böylece kadın vücudu yaratıcılığın ve dönüşümün kutsal simyasal tası olarak kabul edilip yüceltilir. Kadın vücudu dünyanın kutsal metaforu olur. Lippard şöyle yazmıştır:
Dünyanın tarihöncesi tapınaklarının kadın şeklinde inşa edildiği hipotezini güçlendiren nedenler bunlardır.
Neumann tarafından sembolik şekilde ifade edilen dişi arketipi, yiyecek, barınak, hatta yaşamın kendisi için dünyaya tabi olan ilk insanın duygularını çok güzel açıklar. Çevrelerinde yaşamın kadın vücudunda meydana geldiğini gözlemişler ve dişiyi doğal olarak güçlü bir yaratıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden, çağlar boyunca atalarımızın büyük çoğunluğu ilahi ve güçlü Ana Tanrıça'ya tapmışlardır. O bütün yaşamın anası olarak onurlandırılmıştır. Neuman Büyük Ana Tanrıça savını, tanrıçanın arketipik birlik ve dişi doğanın çoğulluğunu temsil ettiği ve bugün bile modern kadın ve erkeğin psişik tarihini belirleyen ruhani gelişim kuramına doğru yürütmüştür. Psikolojik temelin yanısıra, savlarını ana tanrıça kavramını geliştiren arkeologların bulguları üzerine kurmuştur.
Karşılaştırmalı dinler alanına giren ana tanrıça kavramı çok çeşitli ana tanrıça türünü barındırır. Kavramın kendisi psikolojiyi doğrudan ilgilendirmez, çünkü bu formdaki bir ana tanrıça imgesiyle pratikte çok az karşılaşılır ve istisnai bir durumdur. Simgenin, ana arketipinin bir türevi olduğu açıktır.
Jung'a göre ulu ana tanrıça her insanda bulunan ana arketipinin bir parçasıdır ve bu türün diğer arketipleri gibi farklı yanlarıyla kendini gösterir. Arketip aynı zamanda doğurganlık ve verimlilikle de bağıntılıdır. Jung ana arketipinin korumanın simgesi olduğunu ve fırın, yemek pişirme kapları, rahim, yoni benzeri içi boş nesnelerle ilişkili olduğunu savunur. Listede inek, kısrak, vb hayvanlar da bulunur.
![]() |
| Kilden Ana Figürü Willendorf, M.Ö. 30.000-25.000 |
Jungçu analitik psikologlardan Erich Neumann Büyük Ana temasını uzun uzadıya inceleyenlerdendir. Konu hakkında yazdığı kitapta, insan aklındaki bu baskın (dominant) arketipi nasıl anlayacağımızı ayrıntılarıyla açıklar (The Great Mother, Bollingen Series, Princeton University Press, 1963). Önce genelde dişilik psikolojisini incelemiş, sonra Büyük Ana arketipinin yapısal öğelerini oluşturmuştur. Büyük Daire, küre, ana rahmi, vbnin, mitlerdeki yaradılış tasvirlerinde dünyanın bir nevi evrensel çanağı olduğunu gözlemlemiştir. Bu, ilk insanın varoluşunun tümünü içerir ve arketipik dişilik halini alır (1963, 42). Neumann, insan varoluşu için dişiliğin koruyucu olarak işlev gördüğünü söyler:
Dişiliğin insan sembolizminde neden merkezi konumda olduğunu ve başlangıçtan beri neden büyüklük hissi verdiğini ancak dişiliğin temel işlevlerini - yaşam vermek, beslemek, sıcaklık ve koruma - tümüyle ele aldığımızda anlayabiliriz. Dişi büyüktür çünkü onda yaşayan, barınan ve beslenen ona tamamiyle muhtaçtır ve merhametine kalmıştır. Bu büyüklük olgusunu analık dışında hiçbir yerde daha iyi gözlemleyemeyiz. Ananın çocuğa tek bakışı, onun Büyük Ana konumunu teyit eder (1963, 43).
Neumann dişiliğin önemine dair daha fazla simgesel anlamlar vermeye devam eder. Kadını hayatın oluştuğu tas olarak tasvir eder. Onun vücudu, doğmamış çocuğun korunabileceği en güvenli sığınağa dönüşür. Vücudu herşeydir. İlk insanın bu beden-dünya denklemini, dişinin temel sembolik denklemi olan kadın=vücut=korunak ile bileştirirsek, insanlığının ilk dönemindeki evrensel sembolik formüle ulaşırız. Hem dünya, hem kadın hayat verir, dolayısıyla kutsaldır. Vücutları yeni yaşamı saklar. Dünya ve kadın yeni biyolojik yaşamın tek kaynaklarıdır. Kadın kutsaldır, vücudu da öyle. Bunlar yalnızca mit ya da tarihsel şeyler değil, günümüz insanının zihninde, ta derinlerde hala varlığını sürdüren psikolojik gerçeklerdir. Mircea Eliade kadın vücudunun kutsallığını daha da yukarı taşır:
Dolayısıyla kadın, dünya ile mistik olarak bir tutulur, insan ölçeğinde çocuk doğurmak telürik (toprakla ilgili) bereketin bir çeşididir. Doğurganlıkla bağlantılı tüm dinler doğumun kozmik bir yapısı olduğunu işler. Kadının kutsallığı dünyanınkine bağlanmıştır. Dişil doğurganlığın kozmik bir modeli vardır: Terra Mater, evrensel Yaratıcı (Eliade, Mircea, 144, The Sacred and the Profane, 1957).
Böylece kadın vücudu yaratıcılığın ve dönüşümün kutsal simyasal tası olarak kabul edilip yüceltilir. Kadın vücudu dünyanın kutsal metaforu olur. Lippard şöyle yazmıştır:
Kadınlar, dünyanın salıntılarının yardımıyla vücutlarımızın formlarını bilebilirler. Tepeler ve kutsal dağlar dünyanın ilk bahçeleri, ilk tapınaklarıdır (Lippard, Lucy, Overlay - Comtemporary Art and the Art of Prehistory, 1983).
Dünyanın tarihöncesi tapınaklarının kadın şeklinde inşa edildiği hipotezini güçlendiren nedenler bunlardır.
Neumann tarafından sembolik şekilde ifade edilen dişi arketipi, yiyecek, barınak, hatta yaşamın kendisi için dünyaya tabi olan ilk insanın duygularını çok güzel açıklar. Çevrelerinde yaşamın kadın vücudunda meydana geldiğini gözlemişler ve dişiyi doğal olarak güçlü bir yaratıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden, çağlar boyunca atalarımızın büyük çoğunluğu ilahi ve güçlü Ana Tanrıça'ya tapmışlardır. O bütün yaşamın anası olarak onurlandırılmıştır. Neuman Büyük Ana Tanrıça savını, tanrıçanın arketipik birlik ve dişi doğanın çoğulluğunu temsil ettiği ve bugün bile modern kadın ve erkeğin psişik tarihini belirleyen ruhani gelişim kuramına doğru yürütmüştür. Psikolojik temelin yanısıra, savlarını ana tanrıça kavramını geliştiren arkeologların bulguları üzerine kurmuştur.
27 Ekim 2013 Pazar
Tanrıçanın Öncü Kadın Yazarları
![]() |
| Marija Gimbutas |
![]() |
| Elinor Gadon |
Yirminci yüzyılın sonlarında, düşünme biçimimizde radikal bir değişikliğe gitmezsek, tür ve gezegen olarak mahvımızın kaçınılmaz olduğuna dair artan bir farkındalık mevcut. Tanrıçanın yeniden gündeme gelmesi bu kültürel dönüşümün simgesi ve metaforu oluyor. Din, psikoloji, sanat ve yaşam kalitesinde dişilik ilkesi tekrar değerlendiriliyor. Herşeyi nasıl gördüğümüzü atomun parçalanması kadar radikal şekilde değiştirecek toplumsal bir evrimin ortasındayız (229-230, The Once and Future Goddess, Harper Collins, 1989)
Carol Christ, Charlene Spretnak, Mary Daly, Marija Gimbutas, Cristina Biaggi, Riane Eisler, Jean Shinoda Bolen, Christine Downing ve Starhawk gibi öndegelen kadın yazarlar ve Tanrıça dininin savunucuları, eserlerinde kendini dönüştürme, güçlenme ve feminist sosyal vizyonun çeşitli yönlerini ele alan konuları işlediler. Dişilik arketipinin hem olumlu, hem olumsuz güçlerini tamamiyle kabul eden yeni dünya temelli spiritüelliğin merkezi Tanrıça oldu. Küçük bir azınlık da olsa bazı kadınlar, tanrıça figürünün iç çatışmalara çözüm getirdiğine ve iyileştirici özelliği olduğuna inandı.
26 Ekim 2013 Cumartesi
Feminist Arketipik Psikoloji
Feminist arketipik psikoloji, görsel sanatlar, şiir, öyküler, müzik ve çocuk yetiştime yoluyla kadınların hayatlarının hatırlanması ve hakkında düşünülmesinin sessiz etkisinin yaşamın her alanına sokulmasıyla oluşuyor. Arketiplerin yaşamın bütün olarak tanımlanmasına yardımcı olduğunu biliyoruz; ölüm ve acı yerine yaşam ve barışı anlatan hikayeler gibi. Arketip ve simgelerin tek bir kelime edilmeden ya da yazılmadan bilmeyi ve anlamayı sağlama özelliği var. Yinelenen bütün öykülerin sergilediği arketipler ve bunların bilinçli ve bilinçsiz yaşamları vardır. Arketiplerin meraka değer özelliği bazen normal, bazen anormal şekilde bir anlamı harekete geçirebilmeleridir (Danica Anderson, 2001, Louis Lagana ile özel mektuplaşma). Büyük Ana Tanrıça arketipi Batı dünyasında tarih öncesinden Hint-Avrupa işgallerine ve bugüne dek hep önemli bir yer tutmuştur ama bu arketip son 5000 yıldır bastırılmıştır - bazı yazarların savunduğu gibi Victoria dönemine kadar sürecek üç yüzyıllık cadı avında doruğa çıkacak Judeo-Hristiyanlığın tanrıça karşıtı görüşü tarafından.
Büyük Ana Tanrıçanın insani ilahi yönleriyle temsil edildiği ve aynı zamanda Dünya gezegenini - doğurganlık, doğa ve bereket - sembolize ettiğinde hemfikiriz. Dünyanın ne hale geldiğine baktığımız ve çevrecilerin ekosistemimiz için neden bu kadar endişelendiklerini düşündüğümüzde, Dünyanın ekolojik olarak bastırıldığını çabucak anlarız. Öte yandan, kadim zamanlardan günümüze kadınların çok uzun bir süre - kimi ülkelerde hala - baskı altında yaşadıklarını da görürüz. Bütün bunlar Büyük Ana Tanrıça'nın yeniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu yeniden doğuş dişil yönlerin bastırılmasından ve hapsedilmesinden kaynaklanıyor. Orta Çağda dokuz milyon kadının cadı diye öldürülmesi ve Afganistan, Bosna, Ermenistan ve Afrika'da kadınların kitlesel kıyımı kutsal dişiliği suyüzüne itiyor. Geçmiş, gelecekle ilgili beklentilerin bugüne taşınmasıyla örülüyor (Anderson, 2001)
Psikolojinin temel kuralı burada da işliyor: bastırılan mutlaka bir şekilde çıkar. Ana Tanrıça'ya olan bu ilgiyi dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen seminer ve konferanslarda, konu hakkında yazılan yüzlerce kitap ve dergide, internet sayfalarında ve antik sitelere düzenlenen organize turlarda (kadınlar için özel hac) gözlemlemek mümkün. Goddessing Regenerated gazetesi editörü Willow La Monte de benzer görüşte:
Ayrıca La Monte, obezliğin neolitik hayatın belirgin bir yönü olduğu fikrinde ve bunun dönemin kültürel simgesi olduğunu düşünüyor:
La Monte, çağdaş toplumda kadının obezliğe yüklenen simgesel anlamı yitirdiği görüşünde. Bunu kadın kavramının eski zamanlara göre farklı olduğunu savunan baskın ideolojiye bilinçsiz bir direniş olarak değerlendirmek mümkün. Kadın doğaya daha yakındı ve bu yüzden tarih öncesi ikonografide dişi tanrıçalar doğurganlık ve bereketin tüm yönleriyle tasvir edilirdi.
Bugün, Büyük Ana Tanrıçanın neden bilincimize geri döndüğünü anlayabiliyoruz. Sonuçsa çok çeşitli formlarda gelen ilham. Bu keşif dünya yüzeyindeki birçok sanatçı tarafından görsel ve yazılı sanatlarda hissedilebiliyor. Neolitik tanrıça imgeleri kadın erkek tüm sanatçılar için cazibe merkezi olmuş durumda. Neolitik sembolizmi temel alan, adeta olağanüstü bir yaratıcılık sağanağı var. Giderek daha fazla kadın bu imgelerle muhatap oluyor ve sanatçı sanki otacı ya da şamanın yerine geçmiş, onun rolünde; bize evrenin canlı, bilinçli ve spiritüel güçle dolu olduğunu söylüyor. İlham verici olduğu kadar güçlendirici de.
Görüldüğü üzere büyük tanrıçalar arketipik dişil sembolizmin en ilkel dışavurumları; anaerkil sembolizmi kıyas kabul etmeyecek formda temsil ediyorlar. Büyük tanrıçaların pozitif ve negatif olmak üzere dönüşümlü öğeleri var. Doğanın güçlerinin ve bilinçdışının simgeleri olarak tanrıçalar hem doğurganlığı hem cinselliği, hem yaşamı hem de ölümü temsil ediyorlar - dişi zıtları içeriyor, ve dünya yaşıyor çünkü yeryüzü cennete, gece gündüze, ölüm yaşama bağlanıyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca şeylerin bu birbirine karışmayan birliği içinde yaşadı (Veen, 1992, 45).
Çağdaş insanda bu dişil arketipin doğuşu insanlarla yeryüzünü biraraya getiren bilinçliliğin gelişimini göstermekte. Ataerkil eğilimli kültürümüzün yaşadığı krizi dengelemeye çalışıyor. Feminizm kadın-erkek eşitliğini savunan siyasi bir hareket olarak yola çıkmıştı. Daha sonra, ilahi dişiliğin spiritüelliğin merkezi konumunda olduğu, Yeni Çağ hareketi dediğimiz Tanrıça hareketi doğdu.
Uzak geçmişte bir ana-tanrıça dininin varlığı arkeologlar arasında hala çok tartışmalı bir konu fakat mitologlar, sanatçılar, din araştırmacıları ve psikologlar için oldukça inandırıcı bir araç. Bilerek ya da bilmeyerek, işlerindeki mesajı iletmek için ana arketipini kullanan çok sayıda sanatçı var.
Kaynak: Louis Lagana, Malta Üniversitesi
Büyük Ana Tanrıçanın insani ilahi yönleriyle temsil edildiği ve aynı zamanda Dünya gezegenini - doğurganlık, doğa ve bereket - sembolize ettiğinde hemfikiriz. Dünyanın ne hale geldiğine baktığımız ve çevrecilerin ekosistemimiz için neden bu kadar endişelendiklerini düşündüğümüzde, Dünyanın ekolojik olarak bastırıldığını çabucak anlarız. Öte yandan, kadim zamanlardan günümüze kadınların çok uzun bir süre - kimi ülkelerde hala - baskı altında yaşadıklarını da görürüz. Bütün bunlar Büyük Ana Tanrıça'nın yeniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu yeniden doğuş dişil yönlerin bastırılmasından ve hapsedilmesinden kaynaklanıyor. Orta Çağda dokuz milyon kadının cadı diye öldürülmesi ve Afganistan, Bosna, Ermenistan ve Afrika'da kadınların kitlesel kıyımı kutsal dişiliği suyüzüne itiyor. Geçmiş, gelecekle ilgili beklentilerin bugüne taşınmasıyla örülüyor (Anderson, 2001)
Psikolojinin temel kuralı burada da işliyor: bastırılan mutlaka bir şekilde çıkar. Ana Tanrıça'ya olan bu ilgiyi dünyanın çeşitli bölgelerinde düzenlenen seminer ve konferanslarda, konu hakkında yazılan yüzlerce kitap ve dergide, internet sayfalarında ve antik sitelere düzenlenen organize turlarda (kadınlar için özel hac) gözlemlemek mümkün. Goddessing Regenerated gazetesi editörü Willow La Monte de benzer görüşte:
Asya ve Afrika'nın bazı kısımlarında doğa ve tanrıça geleneklerini halen sürdüren ilkel kültürler mevcut. Topluluğun tümüne hitap eden spiritüelliğin temel formu daima doğanın döngüleri şeklinde.
Ayrıca La Monte, obezliğin neolitik hayatın belirgin bir yönü olduğu fikrinde ve bunun dönemin kültürel simgesi olduğunu düşünüyor:
Çağdaş Batı kültürü kadın imgeleri konusunda kısır. Model ve aktrislerimizin tek bir vücut tipi var gibi. Modern ikonografide, televizyonde ve medyada kadınların güzel yaşlandığını görmeyiz. Halbuki eski tanrıça kültüründe yaşlanma dönemi hayatın döngüsünün tıpkı gençlik gibi bir parçasıdır. Vücut tipleri de günümüzle kıyaslandığında çeşitlilik gösterir.
La Monte, çağdaş toplumda kadının obezliğe yüklenen simgesel anlamı yitirdiği görüşünde. Bunu kadın kavramının eski zamanlara göre farklı olduğunu savunan baskın ideolojiye bilinçsiz bir direniş olarak değerlendirmek mümkün. Kadın doğaya daha yakındı ve bu yüzden tarih öncesi ikonografide dişi tanrıçalar doğurganlık ve bereketin tüm yönleriyle tasvir edilirdi.
Bugün, Büyük Ana Tanrıçanın neden bilincimize geri döndüğünü anlayabiliyoruz. Sonuçsa çok çeşitli formlarda gelen ilham. Bu keşif dünya yüzeyindeki birçok sanatçı tarafından görsel ve yazılı sanatlarda hissedilebiliyor. Neolitik tanrıça imgeleri kadın erkek tüm sanatçılar için cazibe merkezi olmuş durumda. Neolitik sembolizmi temel alan, adeta olağanüstü bir yaratıcılık sağanağı var. Giderek daha fazla kadın bu imgelerle muhatap oluyor ve sanatçı sanki otacı ya da şamanın yerine geçmiş, onun rolünde; bize evrenin canlı, bilinçli ve spiritüel güçle dolu olduğunu söylüyor. İlham verici olduğu kadar güçlendirici de.
Görüldüğü üzere büyük tanrıçalar arketipik dişil sembolizmin en ilkel dışavurumları; anaerkil sembolizmi kıyas kabul etmeyecek formda temsil ediyorlar. Büyük tanrıçaların pozitif ve negatif olmak üzere dönüşümlü öğeleri var. Doğanın güçlerinin ve bilinçdışının simgeleri olarak tanrıçalar hem doğurganlığı hem cinselliği, hem yaşamı hem de ölümü temsil ediyorlar - dişi zıtları içeriyor, ve dünya yaşıyor çünkü yeryüzü cennete, gece gündüze, ölüm yaşama bağlanıyor. İnsanlık binlerce yıl boyunca şeylerin bu birbirine karışmayan birliği içinde yaşadı (Veen, 1992, 45).
Çağdaş insanda bu dişil arketipin doğuşu insanlarla yeryüzünü biraraya getiren bilinçliliğin gelişimini göstermekte. Ataerkil eğilimli kültürümüzün yaşadığı krizi dengelemeye çalışıyor. Feminizm kadın-erkek eşitliğini savunan siyasi bir hareket olarak yola çıkmıştı. Daha sonra, ilahi dişiliğin spiritüelliğin merkezi konumunda olduğu, Yeni Çağ hareketi dediğimiz Tanrıça hareketi doğdu.
Uzak geçmişte bir ana-tanrıça dininin varlığı arkeologlar arasında hala çok tartışmalı bir konu fakat mitologlar, sanatçılar, din araştırmacıları ve psikologlar için oldukça inandırıcı bir araç. Bilerek ya da bilmeyerek, işlerindeki mesajı iletmek için ana arketipini kullanan çok sayıda sanatçı var.
Kaynak: Louis Lagana, Malta Üniversitesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









